Günümüzde artık birisine nasılsın diye sorduğumuzda ya gerçeği yansıtmayan bir “iyiyim” ile geçiştiriliyoruz ya da “nasıl olayım” gibi olumsuz cevaplarla karşılaşıyoruz. Hele bir de sohbet ilerleyip psikolog veya psikiyatrist gibi ruh sağlığı ile ilgili olan bir mesleğiniz olduğunu söylüyorsanız cevap çok gecikmiyor; “ah benim panik atağım var” veya “ben depresyondayım” gibi tanısı konmuş belli başlı şikayetlerle karşılaşabiliyoruz. Peki ne oldu da herkes mutsuz, Herkesin tanısı konmuş bir rahatsızlığı var? Daha da önemlisi bu mutsuzluk hali için ne yapıyoruz? Veya karşılaştırabileceğimiz mutluluk halinin nasıl bir şey olduğunu biliyor muyuz? Mutsuzluğumuzu iş hayatımıza yansıtıyor muyuz? Yansıtıyorsak nasıl ve nerelerde hayatımızı etkiliyor? Bunun bir çaresi yok mu? Bizim de mutlu olmaya hakkımız yok mu?

Çok değerli hocam sayın Mehmet Zararsızoğlu daha ilk eğitim günümüzde bizlere mutluluğun geçici bir hormonal değişiklik olduğunu ve her zaman mutlu kalamayacağımızı söylediğinde hepimiz afallamıştık. Devamında ise mutluluğun geçici olduğunu ancak bizlerin mutluluk diye tarif ettiği ruh halinin kişinin kendisini bütün hissetmesi olduğunu açıklamıştı. İşte o gün hayatımın bambaşka bir evresine geçtiğimi hissetmiştim. Benim kovaladığım mutluluk aslında bütün olmak haliydi peki ben bunu nasıl yapacaktım?

Yıllardır bitmek tükenmek bilmeyen eğitim aşkıyla okudum, eğitimlere katıldım, seminerler aldım, okullar bitirdim, araştırmalar yaptım, kişisel gelişim kitapları okudum, onları psikoloji teorileriyle birleştirdim, hep kanıtlara dayalı çalışmayı ilke edindim kendime.  Ve fark ettim ki bütün bu koşuşturmanın içerisinde ben mutluluğu arıyordum ancak yanlış tanımıyla. Ne zaman ki mutluluğu dışarıda eğitim hayatımda veya sosyal hayatımda aramayı bıraktım ve kendi içime döndüm işte o gün bütünlüğümü yakaladığımı hissettim. Ne mi oldu? Öncelikle kendimle tanıştım. Beni ben yapan bütün olumlu ve olumsuz yönlerimi tanıdım, duygularımla yeniden tanıştım ve kendimi olduğum gibi kabullenmeye başladım. Böylece hayatıma yön verebildim, o mutluluğu aradığım alanların aslında benim hayatımda neye hizmet ettiklerini fark ettim ve çok daha dengeli yaşamaya başladım.

Biz psikologlar severiz insanları kategorize etmeyi ve etiketlemeyi, tabii ki bu bir arz talep meselesidir. Birçok insan “peki şimdi ben neyim” sorusunun cevabını bulmak için bizlere danışır. Biz de belki psikiyatri tıp alanına olan yakınlığımızdan dolayı sokakta gördüğümüz 1000 kişiden belki birinin anlayabileceği o Latince tıp kelimeleri ile tanı koymaya çalıştığımız zaman çok önemli tespitler yaptığımıza inanırız. Ancak bu anlaşılmayan lisan karşımızdaki kişinin problemi patolojik (tıp alanının ilgilenmesi gereken) olmadığı sürece hiçbir amaca hizmet etmemektedir. Bizlerin amacı karşımızdaki insanı değiştirip, herkes gibi olmasını sağlamaktan çok, sahip olduğu bütün özellikleri kullanarak kendisini nasıl daha ileriye taşıyabileceğini göstermektir. Karşımızdaki kişinin ve tabi ki aynı zamanda kendimizi bir bütün olarak görebilmek için eksiklerimizi ve ihtiyaçlarımızı gözden geçirmemiz gerekir.

Amacım o her gün karşılaştığınız doğrularını ve yanlışlarını sabahlara kadar tartışabileceğim bir kişisel gelişim kitabı yazmaktansa, yıllardır okuduğum ve uzmanlığını aldığım psikoloji alanını ve çok kıymetli teorilerini herkesin anlayabileceği bir dile indirgeyerek sizlere sunmaktır. Böylece kendimizi “depresyonda” olarak yaftalamadan önce hem kendimize hem de çevremize daha bilinçli bakabilme ve analiz etme yetilerine sahip olabiliriz.

Ruhsal rahatsızlıkların tek başına kalarak veya izole olarak iyileşmesi çok zordur. Yaşadığımız çevre bizi iyileştiren en önemli unsurdur. Bu çevre ile etkileşime geçme yolumuzda iletişimdir. En küçük örneği çok bunaldığımızı hissettiğimiz zaman dışarı çıkıp bir hava almak isteriz değil mi? “Oh bu yürüyüş çok iyi geldi” cümlesini hayatımızda kaç kere kurduğunuzu düşünmenizi istiyorum. Peki diyelim o yürüyüşe tek başınıza çıktınız ve yine kimseyle konuşmadan evinize döndünüz. Şimdi haklı olarak bunun nesi iletişim diye sorabilirsiniz. Evet sizleri tanıştırmaktan memnun olduğum ilk kavrama hoş geldiniz; kendimiz ile olan iletişimimizdir bu adını koyamadığımız rahatlığın sebebi. Biz kendimizi tanımadan, nelerden hoşlandığımızı, nelerden hoşlanmadığımızı, iyi ve kötü huylarımızı, hedeflerimizi veya zayıf ve güçlü yönlerimizi bilmeden bir başkası ile nasıl iletişme geçebiliriz? Eminim yıllardır kendisi hakkında hiçbir fikri olmayan bir sürü insan bana ne kadar çok arkadaşı olduğunu anlatabilir. İşte bu kitaptaki amacım bu ilişkilerin ne kadar sağlıklı geliştiğini ve ilerlediğini gösterebilmektir.

Bir kişinin var olması bir başkasıyla ilişki halinde ortaya çıkar.
Kişilikler bile bir başkasıyla olan iletişime göre ortaya çıkar.

Günümüzde ve tahminimce bunun giderek çoğalacağı ileriki dönemlerde iletişimin yüz yüze olması gittikçe zorlaşıyor. Sosyal medya veya internet üzerinden kurulan iletişimler yüz yüze iletişimi neredeyse yok etmek üzere. “Söz uçar yazı kalır” atasözümüze de dayanarak birçok insan artık iletişimlerini karşısındakinin yüzünü görmeden yapmaya başladı. Bu sebepten dolayı da yanlış anlaşılmalar artmaya başladı. İletişimin %20’sinin sadece sözcüklerle olduğunu düşünürsek iletişimin kaydığı bu noktada da yanlış anlaşılmaların olması tesadüf sayılmamaktadır. Birbiri ile mesajlaşırken “gülücük” görseli koymadığı için birbirine küsen arkadaşlar maalesef yok değil. Artık problemlerimizi bile “ben ona yazdım, gerisini o düşünsün” şeklinde halletmeye çalışıyoruz. Evet ilerleyen çağa ayak uydurmalıyız ancak konu iletişim olduğu zaman bazı eski inançlarımıza bağlı kalmamızın faydalarını fazlasıyla görebiliriz. Karşımızdaki “iyiyim” dediği zaman yazılı olarak ona inanabilecekken, karşımızda “iyiyim” demesi belki bambaşka anlamlar içerecektir. Ve bizlere bunları anlatan da karşımızdakinin mimikleri veya bakışları olacaktır.

Günümüzde teknoloji bu kadar ilerlemişken neden büyük şirketlerin yöneticileri önemli anlaşmalar imzalamak için binlerce kilometre yol gidiyorlar sizce? Bu sadece farklı kültürler tanımak için gezi amaçlı seyahatler olmasa gerek değil mi? Karşımızdakinin bize anlatmak istediğini (vermek istediği mesajı) yüz yüze iletişim kurarken çok daha rahatlıkla anlarız ve geri vereceğimiz tepkiler veya cevaplarda bu doğrultuda ilerler.

Aynı şekilde kendimiz ile olan iletişimimiz de en az karşılıklı iletişim kadar önemlidir. Burada asıl üzerinde durulması gereken konu kendimizi tanımadan başkasını tanımanın ne kadar zor olduğudur. Biz ancak kendimizi bilir sınır ve esnekliklerimize hakim olabilirsek karşımızdaki ile sağlıklı bir iletişim kurabiliriz. Kendimizi tanımak ne sanıldığı kadar zor ne de söylendiği kadar kolaydır. Biraz emek ve zaman harcamak gereklidir. Ancak bu bizim hayatımız olduğuna göre bu harcanan emek veya zaman kesinlikle lüzumsuz değildir aksine hayatımızın temelini oluşturmaktadır. Kendimizi tanımaz, bütünümüzü bilmez isek hiçbir zaman bizi neyin mutlu edebileceğini de bilemeyiz.