Sen Dili – Ben Dili

İletişimde kullandığımız dil bizler fark ettirmeden suçlayıcı veya barışçıl olabilir. Daha önce de bahsettiğim gibi çok iyi niyetle söylediğimiz bir şey karşımızdakini çok sinirlendirebilir. Söylediğimiz fikirlerimizin hangi dil ile söylediğimiz çok önemlidir.

“Sen doğum günüme gelmeyerek beni çok üzdün” karşımızdaki kişiyi tamamen suçlayıcı unsurlar barındırırken “doğum günümde seni de görmeyi çok isterdim” gayet barışçıl bir şekilde karşılanmamızı sağlar. Bakıldığı zaman iki cümle de aynı şeyi ifade etmek üzerine kurulmuştur ama farklı kelimeler ile çok farklı duyguları uyandırmıştır.

Karşımızdaki kişiye yaptığı veya yapmadığı bir şeyden dolayı sorumluluk yüklemek genellikle “sen” dilinin özellikleri içerisindedir. Kaşımızdaki kişiye ne hissettiğimizi veya içerisinde olduğumuz durumu anlatırken seçtiğimiz kelimeler de “ben” dilinin özelliklerini taşımaktadır.  “Sen bana sesini yükselttiğin için ben kendimi kötü hissettim” her ne kadar içerisinde bizim hislerimizi barındırsa da tamamen suçlayıcı bir dile sahiptir. Kesin ve netliğinden dolayı da karşımızdan gelecek herhangi bir açıklamaya ne kadar kapalı olduğumuzu göstermektedir. Onun yerine yaşanılan olayı kişiselleştirmeden veya sorumluluk yüklemeden sadece durum özeti gibi anlatırsak daha rahat bir iletişim kurabiliriz. Mesela “Sen bana sesini yükselttiğin için ben kendimi kötü hissettim” yerine “şu an içinde bulunduğumuz durum bana iyi gelmedi” diyebiliriz. Böylece kimseyi suçlamadan kendi hislerimizi karşımızdakine aktarmış oluruz.

İletişimde sen dili çatışmalara da bir şekilde davetiye çıkartmaktadır. Karşımızdaki kişinin kişisel haritasını ister bilelim ister bilmeyelim suçlayıcı bir dil kullanmak her şekilde karşımızdakini incitmeye ve savunmaya geçmesine sebep olabilir.

Diğer yandan “ben” dili kullanımı açısından çok daha çözüm odaklı bir yapıya sahiptir. Ben dili kullanılırken genellikle hislerimizi karşımızdakine iletmeye odaklanırız. Karşımızdaki kişiye karşı kişisel bir bildirimde bulunmadan önce durum analizi yapmak çok daha sağlıklı olacaktır. O an içerisinde bulunduğumuz durumun bize hissettirdiklerini karşımızdakine aktarmak bir nevi karşılıklı çözüm arama davetiyesidir. Önceki örneğimizde de gösterdiğimiz gibi “Sen bana sesini yükselttiğin için ben kendimi kötü hissettim” yerine “şu an içinde bulunduğumuz durum bana iyi gelmedi” demek bu davetiyeye uygun bir örnektir.

İletişimin akıcı olması için olabildiğince agresyondan uzak, yalın bir dile sahip olmamız gerekir. Amacımız karşımızdaki kişi ile kavga etmek bile olsa çözüme ulaşabilmek için yapıcı davranmamız gerekir. Öbür türlüsü sadece anlamsız bağırmalar ve karşılıklı anlayışsızlık barındırır. Bu gibi iletişimlerde de ne demek istediğimiz doğru anlatabiliriz ne de karşımızdakinin söylediklerini doğru anlayabiliriz. Kullanılan olumsuz ifadeler de fark etmeden hareketlerimize yansır ve iş gerçekten içinden çıkılamayacak bir hal alabilir. Ben demiyorum ki karşımızdaki sinirlenirken uhrevi bir sabırla vardır bir bildiği şeklinde sakince oturalım. Sadece karşımızdakini anlamaya çalışırsak ve barışçıl “ben” dili ile iletişme katılırsak hem çözüme ulaşabiliriz, hem de karşılıklı farkındalığa ulaşabiliriz.

Bazen karşımızdaki kişi de yapıcı dille yaklaşıldığı zaman aslında sinirli olduğu somut konudan çok daha farklı bir konuya takılmış olduğunu görebiliyor. Böylece hem iletişimimizi yoluna sokmuş hem de karşımızdaki kişinin farkındalık yaşamasına vesile olmuş olabiliriz. Sanırım bu noktada ses tonunun da ne kadar önemli olduğundan bahsetmeme gerek yoktur. J

İletişimde karşımızdakine ne verirsek onu alırız. Öfke ise öfke, şefkat ise şefkat…

Hepimiz insanız ve hepimiz hayatımız boyunca bolca hata yapma özgürlüğüne sahibiz. Hatalarımızdan ders aldığımız sürece bunu bir öğrenme süreci olarak adlandırabiliriz. İletişim kurarken de karşımızdaki kişi veya kişilerin hatalarına öğrenme süreci olarak yaklaşırsak çok daha yapıcı oluruz. Eğer iletişim süresince karşımızdaki kişinin hatalarına odaklanırsak iletişimde ilerleyemez ve farkında olmadan belki de karşımızdaki kişiyi ötekileştirmeye başlarız. Bazen birlik hissini hissedebilmek için yolumuzu karşımızdakini ötekileştirerek ilerletmeye çalışırız. “O ötekiyse ben de bizim” bilinci ile aslında aidiyet duygumuzu beslemeye çalışırız. Çok olası bir harekettir sonuçta hepimiz insanız ama ötekileştirdiğimizin bazı başka özellikleri ile “bizden” olabileceğini de hiçbir zaman unutmamamız gerekir. Aidiyet ihtiyacımızın farkına varabilirsek eğer onu kurduğumuz her iletişimde aramaktan vazgeçerek daha yalın ve sağlıklı iletişimler kurabiliriz.

Karşımızdakini ötekileştirmemek için yapacağımız konuşmalarımızda “sen” dili ile mi, yani suçlayıcı bir dille mi konuşuyoruz yoksa “ben” dili ile yapıcı bir dille mi konuşuyoruz dikkat etmemiz gerekir. “Ben” dili yer yer “ben merkezcilik” ile karıştırılsa da asıl amacı karşımızdakine o anki ruh halimizi ve hislerimizi aktarabilmektir. Sonuçta kimse müneccim değil biz söylemezsek duygularımızın anlaşılmasının zor olabileceğini daha önce konuşmuştuk. İletişimin sağlıklı ilerleyebilmesi için de tarafların birbirine karşı olabildiğince açık olması gerekmektedir. Bu açıklığı yakalarken suçlayıcı dille konuşur, karşımızdakine devamlı “senin yüzünden” mesajını verirsek iletişim “itişelim”e dönebilir. Sağlıklı olan iletişim suçlamadan olabildiğince uzak kalarak “durumu” özetlemektir.

Bir başka örnekten yola çıkacak olursak; sevgilimizle ciddi bir kavgaya tutuştuk. Tartışma elden çıktı gidiyor. Konu artık tanıştığınız gün elmaya armut dediğine kadar gitti, sesler yükseldi ve kesinlikle asıl konudan uzaklaşıldı. Bu esnada “bana böyle bağıramazsın” veya “şu konuşma tarzına sinir oluyorum” gibi karşı tarafın davranışlarına yönelik yorumlarımız karşımızdakinin iyice çileden çıkmasına sebep olabilir. Bu “sen” dilidir. Bu noktada “ben” diline dönmek için tamamen karşımızdakinin davranışlarından uzaklaşmamız gerekir ki o anki durumun bize ne hissettirdiğini anlayabilelim ve ifade edebilelim. Bu sayede kendi hislerimizi de kontrol altına alabiliriz. Suçlayıcı dil bizim bütün sinirimizi karşımızdakine yönlendirmemize sebep olur. Onun yerine durumun bize hissettirdiklerini analiz etmemiz bu durumun geçici olduğunu ve aslında orada problemi çözmeye çalıştığımız çıkarımımıza yardımcı olur. Yani “şu konuşma tarzına sinir oluyorum” demektense “bu durumda mantıklı ilerleyemiyorum” veya “şu an duyduklarım beni üzüyor” gibi cümleleri tercih edebiliriz. Böylece karşımızdakinin hareketlerini eleştirmektense bu durumun o ana özel olduğunu ve geçici olabileceği mesajını hem karşımızdakine hem de kendimize vermiş oluruz. Böylece karşılıklı olarak hedefin birbirimize bağırmak değil, içinde bulunduğumuz anı çözmek olduğunu fark ederiz.